12 Aralık 2014 Cuma

Menajer Demeçleri



Millet olarak konuşmayı sevdiğimiz bir gerçek. Buraya geleni de kendimize benzetiyoruz. Takımda uzun bir süredir futbol anlamında ayaklar çalışmadığı için çeneye mi vuruyor nedir futbolcular, yöneticiler, teknik heyet derken son zamanlarda menajerler de konuşmaya, röportaj vermeye başladı.

Sneijder'in menajeri Albers bu konuda zirveyi kimseye vermiyor. Öyle ki, arkadaş Sneijder'in kendisinden fazla konuşur durumda ve her gün ayrı bir TV'ye ve gazeteye konuşurken görüyoruz, okuyoruz. Kendi kendine sokak tabiri ile "gider yapıyor", sözleşme istiyor, rest çekiyor sonra İstanbul'u ve Galatasaray'ı çok sevdiklerini söylüyor. Bununla da yetinmeyip, söylemeyen bir o kalmışçasına Galatasaray'ın nasıl yönetilmesi gerektiği hakkında beyanda bulunuyor. Bu gidişle yakında spor programlarında yorumcu olarak görürüz arkadaşı.

Dün ise Eskişehirspor ve Arsenal maçlarında gayet kötü bir performans gösteren Sinan Bolat'ın menajeri konuştu. Muslera'nın Dünya Kupası'nın en kötü 3 kalecisinden biri olduğunu, Muslera satılmazsa takımda kalmayacaklarını, Galatasaray'ın Uruguaylı kaleciyi satmazsa üzerine para verip göndermek zorunda kalabileceği gibi saçmalıklar dışında Burak ve Selçuk'un anca Çin ya da Katar'da oynayabileceğini söylemiş. Görünen o ki ortama hızlı bir giriş yaparak Albers'i geride bırakmak istiyor kendisi.

Bruma'nın menajeri de konuşmuş ama o nispeten daha oturaklı açıklamalar yapmış. Birkaç ay önce de takımda en çok konuşması gereken isim olan Selçuk'un menajeri konuşmuştu. 

Neuer'in menajeri olduğunu sanan birisi bile takım kaptanı hakkında atıp tutarken, her anlamda takım olmaktan çıkıp toplama kampına dönen kulüpte birlik ve beraberlikten söz etmek de pek mümkün değil.

Bir Yılda Değişenler




Sezon başındaki o malum "kek kalıbı"nın laneti midir bilinmez ama bu sezon Galatasaray için pek iyi hatıralar barındırmıyor. 

Çok değil sadece 1 yıl önce bu zamanlarda daha zorlu bir Şampiyonlar Ligi grubunda bulunan takım kar yağışı nedeni ile ertelenen maçta Juventus'u 1-0 yenerek 2. tura yükselmişti. O sıralar askerdeydim ve benim için güzel bir anı olmuştu. 

Bir yıl sonra ise Galatasaray adına Şampiyonlar Ligi pek de hatırlamak istemeyeceği bir dönem oldu. Tarihimizin en kötü "Devler Ligi" performansını gösterdik. Üst üste 5 maç kaybettik, ilk kez 19 gol yedik ve gruplarda en çok gol yiyen Türk takımı olduk. Üstelik ilk maçta son saniyede Chedjou'nun ekstra hareketi olmasa 0 çekecektik.

Galatasaray'da yaşananlar için genelde "film gibi" ifadesini kullanırız. Bir yıldaki gelişmeler de bu filmin devamı niteliğinde. Ama geçen seferkinin aksine bu sefer konu dram...



23 Ekim 2014 Perşembe

Galatasaray 0 - Borussia Dortmund 4 | Kaptansız, Amaçsız, Ruhsuz

Birkaç gün önce oynanan Fenerbahçe derbisinde de çok güzel bir koreografi vardı tribünlerde. Dortmund maçı öncesinde de anlam ve uygulama açısından harika bir koreografi yapıldı. Bir nevi teknik heyete ve oyunculara bir mesaj verilmek istendi.



"Galatasaray, bir halatı hep birlikte çekenlerin, hep birlikte üzülüp, hep beraber sevinmesini bilenlerin takımıdır" diyen Baba Gündüz,

"Bizi sevenleri üzmeyelim" diyen "Taçsız Kral" Metin Oktay ve son olarak,

"Amacımız İngilizler gibi toplu bir halde oynamak, bir renge ve bir isme sahip olmak ve Türk olmayan takımları yenmek." diyen Ali Sami Yen.

Çok değil hafta sonu 109. yılını kutlayacak olan, maç öncesi koreografide de "Gücünü Tarihinden Al" mottosu ile kurucusu Ali Sami Yen'in kuruluş amacı olarak belirlediği "Türk olmayan takımları yenmek" olan Galatasaray'da, Dortmund'a karşı alınan 4-0'lık mağlubiyetin ardından teknik direktör ve çoğu oyuncu asıl hedefimiz Başakşehir/lig diye açıklama yapıyor.

Sezon başından beri tam anlamı ile ne yapmaya çalıştığı anlaşılamayan Prandelli bir kez daha garip tercihler yaptı ve Almanya Ligi'nde kötü sonuçlar alan Dortmund, adeta yürüyerek bir hazırlık maçı havasında çok rahat şekilde farklı bir sonuç elde etti. Prandelli tercihleriyle özellikle Şampiyonlar Ligi'nde sanki kazanmak için değil de kaybetmek için çabalıyor.

Sonuç beklenilen bir şeydi. İki sezon öncesinin Şampiyonlar Ligi finalisti ve son yıllarda dünya futbolunun en büyük gelişim gösteren hocası ve takımına karşı mağlup olmak sürpriz bir şey değil. Ama maçtan sonra yapılan açıklamalar da kabul edilebilir değil.

Yine çok değil 1-2 sezon önce "Şampiyonluk yakın meşaleyi yakın" diyen oyuncu topluluğundan, hep birlikte twitterdan meşale getirmeyin diyen oyuncu güruhuna geçiş yapılıyor.




Geldiğinden beri sürekli garip şeyler deneyen, sezona silik bir derbi mağlubiyeti ile başlayan, her maç farklı oyuncu ve sistemle sahaya çıkan, hangi takımı çalıştırdığından haberi olmayan oyuncularını ve camiasını tanımayan Prandelli, hedef olarak ortaya şampiyonluğu koyuyor ama futbol olarak hiçbir şey koymuyor.

Arsenal maçında 3lü savunma çıkıp Sneijder gibi bir oyuncuyu ön liberoya hapsetti. Her maç farklı bir takım sahaya sürdü. Dortmund maçında da Bruma ve Olcan'ı kadroya almadığı gibi futbol olarak ezildiği maçta oyuna sonradan Yasin, Emre Çolak ve Dzemaili'yi aldı. Üstelik daha önce sol açık oynattığı Yasin'i sağ beke çekti. Transfer edilme amacı anlaşılamayan ve geldiğinden beri yokları oynayan Pandev'e bu denli sabretti.

Dortmund maçında Galatasaray sadece 3 faul yapıp rakip kaleye 1 isabetli şut atabildi ve çok daha az koştu. Takım hiçbir şekilde reaksiyon göstermiyor. Takım geçen sene Real Madrid'den 6-1 yenildiğinde dahi bu denli etkisiz değildi.

Semih bir maç sağında Veysel'i, bir başka maç Tarık'ı, başka maçta da Yasin'i görüyor. Sneijder bir ön libero oynuyor, bir sol açık bir forvet arkası. Melo'ya bakıyorsunuz savunmada son adam bir bakıyorsunuz orta sahada oyun kurmaya çalışıyor. Dortmund gibi birbirinden yetenekli oyunculara sahip olan isimlere karşı Tarık ve Telles tek başına bırakılıyor. Kenarlar yol geçen hanı gibi. Prandelli "futbolcularım beni anlamıyor" demek yerine futbolcuları anlamaya çalışmalı.

Galatasaray 2 sezon önce aynı şimdiki gibi oynadığı 3 Şampiyonlar Ligi maçında sadece 1 puan kazanmıştı ama daha sonra oynadığı 3 maçı da kazanarak gruptan çıktı. Ne bir oyuncudan ne de teknik heyetten birisi çıkıp da "önceliğimiz lig" gibi komik bir açıklama yapmadı. Sadece savaştı, denedi, çabaladı.

Galatasaray teknik heyeti de oyuncusu da kafasında zaten Şampiyonlar Ligi'ni bitirmiş. Veysel, Olcan lig için saklanır, Galatasaray kuruluş amacına ihanet eder olmuş. Dortmund'a karşı futbol olarak hiçbir şey vermeden 4-0 yenildiğin maçta İlkay ve Nuri Galatasaraylı oyunculardan daha fazla üzülür durumda.

Artık yetenekli, potansiyelli oyuncuları bulmak değil de onları tam anlamı ile yetiştirmenin zor olduğu dönemde Bruma gibi bir elmas parlatılamıyor. Bir oyuncu sürekli çalışarak ve oynayarak kendini geliştirir, form tutar. Evet halihazırda çok iyi durumda değil belki ama son yıllarda Galatasaray'da Aydın ve Emre'ye verilen şans ve sabırdan çok çok daha fazlasını hak ediyor. Aynı Furkan, Umut Gündoğan, Sinan Kurt ve Koray Günter gibi.

Bir takımın kaptanı o takım için çok önemlidir. Drogba'da kaptanlık pazubandı yoktu belki ama saha içinde de saha dışında da ağırlığını fazlası ile hissettiriyordu. Selçuk aylardır formsuz. Takım zor dönemlerden geçiyor ama sözde kaptan Selçuk ne maç öncesi bir basın toplantısında ne de maç sonu hiçbir şekilde konuşmuyor. Saha içinde performansı ile bir katkısı olmadığı gibi kaptanlığının da bir etkisi yok. Milyonlar alan adamlar neyin tribini yapıyor anlamak mümkün değil.

Galatasaray hafta sonu bir seçim yapacak. Kim kazanır bilemiyorum ama gelir gelmez Prandelli'ye İtalya'ya dönüş biletini almalı.

21 Eylül 2014 Pazar

Balıkesirspor 2 - Anderlecht 1 - Galatasaray 0




Galatasaray'da son yaşananlar tek kelime ile garip. Bakıyorsunuz, 'transfer yapmak için son günü bekliyoruz' diyen bir başkanı, çok saygıdeğer ve kibar ama dizideki gibi ''Aman Ali Rıza bey ağzımızın tadı kaçmasın'' şeklinde herkesle iyi olmaya çalışan, Türkiye'de her zaman kaybetmeye mahkum olan 'sakin' tavırları ile otorite konusunda sıkıntı yaşadığı belli bir teknik direktörü, 'taraftar baskısından korktuğum için pozisyonda Umut'a pas verdim' diyen, en çok gol beklentisi içerisinde olduğu bir ''forveti'' var.

Galatasaray, Fenerbahçe maçında da oyun anlamında umut vermiyordu, Balıkesirspor maçında da umut vermedi. Mancini, Semih'ten bek yapmaya çalışmıştı. Hemşehrisi Prandelli de Yasin'den bek devşirmeye çalışırken, Olcan Adın'ı kadroya almadı.

Prandelli'nin hem kadro seçiminde hem oyun anlayışında hem de oyuncu değişikliklerinde henüz ne yapmaya çalıştığını anlayamıyoruz. Takımda ruh ve istek olmadığı gibi bir oyun kimliği de yok. Belki kendisi çok başarılı olacak ama şu an hiç ışık vermiyor. 

Bunda oyuncuların da etkisi var. Galatasaray 4. yıldız temalı törenler düzenleyip kalıplara giriyor. Tam tersi Galatasaray'ın kalıplara sığmaması, 21 yaş ortalaması ile tecrübesiz rakibine karşı hiç değilse bir 10 dakika gerçek bir oyun oynayıp boğması, oyuncusu neredeyse 1 yıldır formsuzsa yedek bırakıp formanın değerini hatırlatması, transferin son günü fiyatları gibi oyuncuların kalitelerinin de düşük olduğunu bilmesi gerek.

Geçen sezon performansı ile takımının en iyi oyuncusu olan ve Bursaspor maçında sonradan oyuna girerek iyi işler yapan Olcan ''idmanda iyi performans göstermediği' gerekçesi ile kadroya alınmıyor ama yıllardır özellikle fiziksel anlamda 1 adım ileriye gidemeyen Emre Çolak 'kurtarıcı' rolü ile oyuna giriyor.

Galatasaray geçen sene sağ bek için Veysel'i aldı. Bu sezonun son günü Tarık alındı ama Sabri kadro dışı ve Yasin bek olarak başladı. Selçuk çok eleştiriliyor. Çünkü ilk geldiği yıl çıtayı çok yukarıya taşıdı. Ama yaklaşık 2 yılda ki serbest düşüşü Felix Baumgartner'ı kıskandıracak cinsten. Problem olduğu çok açık ama bir türlü nedeni tam anlamı ile gün yüzüne çıkamıyor. Sezon öncesi maaşına zam yapıldı, sözleşmesi uzatıldı. Şu çok açık ki Selçuk ve Burak'ın performansı, Galatasaray'ın performansını birebir etkiliyor.

Takımda çoğu oyuncuda özgüven tükenmiş durumda. Takımı 1-2 sene önce şampiyon yapan, rakibe sahayı dar eden adamlar gitmiş onların yerine sanki lige yeni çıkan, ilk kez büyük bir takımda oynayan adamlar gelmiş. En kısa sürede takımın kendine gelip form tutması ve özgüvenini kazanması gerekiyor.

Galatasaray, %60'lara varan oranda topa sahip olma istatistiğine sahip ama organize atak yok denecek kadar az. Takımda şutör özelliği olan oyuncular olmasına rağmen kimse şut çekmiyor. Bir kağnı hızında atağa çıkılıyor. Skor olarak değil oyun olarak da darmadağın bir Galatasaray söz konusu. Neredeyse 10 kişi kapanan Balıkesirspor'a karşı 50'ye yakın orta yapıldı ama vurabilen olmadı. Alternatif aramak varken bundan vazgeçilmedi.

Balıkesirspor bu sene ligin ilk iki maçında rakip kaleye sadece 2 isabetli şut atabilmiş ama Galatasaray'a 2 gol birden attı. Öyle ki, rakibin gol atan oyuncularından birisi şu açıklamayı adeta yola çıktığı isimleri, yolda bulduklarına değişenlerin yüzüne vuruyor; ''Galatasaray isim isim bakıldığında iyi ama takım olarak bakıldığında kötü bir takım. Fatih Terim'den sonra takım olamıyorlar.'' 

''Zamana ihtiyacımız var'' cümlesini Prandelli'ye nazaran Bilic ve Halilhodzic'in söylemesi çok daha gerçekçi. Çünkü Beşiktaş sezonu daha erken açtı. Arsenal ile iki zor maç yaptı ve turu tamamen şans eseri geçemedi. Oyunun her anında olmasa bile bir 15-20 dakika rakibi boğan, en azından ne yaptığını bilen bir oyun kimliği ile sahadalar. Zamanla daha iyi oynayabileceklerine inanıyorsunuz, bunu sahada gösteriyorlar çünkü.

Halilhodzic de aynı şekilde. Söylemleri ile 'hiçbir şeyden memnun olmayan bir adam' izlenimi veriyor gibi görünüyor ama neredeyse baştan aşağıya değişen takımı 0'dan kısa sürede bir kimliğe büründürdü. Geldiği ilk günden itibaren de otoritesini ortaya koydu. 

Türkiye'de oyuncular için kalıplaşan ifadeler var. ''Mesela Holosko+bir miktar para'', ''bir Alex değil'', ''Eto'o bitmiş'' gibi. Burak için, 'Burak koşuyor ama ofsayt' bir motto oldu diyebiliriz. Artık kadınlar bile ofsaytı anlıyor ama son yılların gol kralı, Şampiyonlar Ligi'nde Ronaldo ile adı anılan Burak bir türlü öğrenemedi gitti. Takımın en büyük gol umudu ileride ya ofsayta düşüyor ya da faul yapıyor.

Galatasaray bu sezon 5 resmi maç yaptı ve attığı gol sayısı sadece üç. Yabancı oyuncuların golü yok. Henüz bir sistemden ve anlayıştan bahsedemiyoruz. Zorlu bir lig yarışı, zor bir Şampiyonlar Ligi ve ufukta da seçim var. 

Eleştiri, protesto olması gerekiyor mu tartışılır ama daha ligin başında bu kadar sıkıntı varken protesto bir şeylere çözüm olur mu? İşte kritik nokta burası.




29 Ağustos 2014 Cuma

Süleyman Seba

Türk sporu adına büyük bir kayıp. Allah herkese öldükten sonra onun gibi bir cenaze nasip etsin. Kimsenin arkasından kötü konuşmadığı, hep güzel anılarla hatırlanacak güzel insan. Allah rahmet eylesin.


25 Haziran 2014 Çarşamba

Elmander Brondby'de




Elmander bir dönem formasını giydiği Brondby'e geri döndü. Saçma yabancı kuralı yüzünden son yıllarda takımdan ayrılmasına en çok üzüldüğüm oyunculardan birisiydi. 

24 Haziran 2014 Salı

Türkiye'de Teknik Direktör Ekolü



Yazıyı yazmak için geç mi kaldım bilmiyorum ama bu konu eskiden olduğu gibi bundan sonra da Türk futbolunda hep olacak gibi görünüyor.

(En azından benim için) beklenen oldu ve Mancini ile yollar ayrıldı. Böyle bir şeyin olacağı belliydi. Erkenden olması daha hayırlı oldu. Mancini gider gitmez Türk futbolu ve Türk takımlarının adeta fabrika ayarlarına dönmesi gibi aynı teknik adamlar zikredildi; Lucescu, Mustafa Denizli, Hagi ve Gerets. İşleyen çarka çomak sokulurcasına Fatih Terim'in gönderilmesinin acısı çıkıyor yavaş yavaş.

Lucescu ile görüşüldü ama gelmedi. Gerets ve Mustafa Denizli ile de olur mu tartışılır ama Hagi'nin gelmesine karşıyım. Sebebi de her darda kalındığında Galatasaray sevgisi sömürülürcesine Hagi'yi çağırıp, 2 mağlubiyette basının ve taraftarın ortasına atıp kalplerin kırılması. Bıraksınlar da Hagi bizim için her zaman 'I love you Hagi' olarak kalsın. 'Hagi İstifa' olarak değil.

Başkan Ünal Aysal katıldığı programlarda kesin bir şeyi ifade ediyor; ''Alman ya da Hollanda ekolünden bir teknik direktör istiyoruz.'' Her şeyden önce Galatasaray ve yönetim şuna karar vermeli. Uzun vadede kendi oyun anlayışı, taktikleri ve transfer tercihleri ile kulübü sıfırdan yapılandıracak, potansiyeli olan bir teknik direktör mü isteniyor yoksa gelir gelmez kısa vadede takımı yönetecek birisi mi. Çünkü aslında işin kırılma noktası bu tercihte. 

İlk tanıma uyan bir isim tercih edilirse ki bu Türkiye'de bir futbol takımının yapacağı en zor şey olur. Buna özellikle şu gergin ortamda Türkiye ve Türk insanı hazır değil. Türkiye yıllardır sözde yeniden yapılanıyor ve şu sıralar Brezilya'da düzenlenen Dünya Kupası'nda biz maçları ve takımın performansını değil, televizyonda hangi maçı izleyeceğimizi düşünüyor, tartışıyoruz. 

Belçika da Türkiye gibi en son 2002'de Dünya Kupası'nda yer almıştı ve sözde değil özde yeniden yapılanma gösterdiler. Şu an birbirinden yetenekli oyuncuları ile iyi bir jenerasyona sahipler ve üst tura çıkmayı garantilediler. Ayrıca dünyanın en iyi ligi plan Premier Lig'e en çok oyuncu ihraç eden ülkerin başında geliyorlar. Biz ise hazırlık maçında Honduras'ı falan yenip bir daha milli takıma çağrılmayacak oyuncuları seyrediyoruz.

En son ağırlıklı olarak gün yüzüne çıkan Thomas Tuchel'in dinlenmek istediği ve Galatasaray'ı reddettiği açıklandı. Tuchel yukarıdaki tanıma uyuyor. Potansiyeli olan, taktiksel bilgisi bir yana kendi oyun kimliği ve karizması olan bir isim. Ama o da olmadı.

Dördüncü yıldız bu yıl elden kaçtı. Fenerbahçe şampiyonluk sayısını eşitledi ve bu sezon geçen sezondan çok daha gergin ve sıcak geçecektir. Sahadaki oyunun değil her zaman sonucun ön planda tutulduğu Türkiye'de sadece Galatasaray'ın değil, İstanbul takımlarının başına geçecek her teknik adamın işi zor. Geldiği ilk yıl uzun vadeli planlar yapıp kendi oyun sistemini yansıtmaya çalışsa da eğer şampiyonluk gelmez ya da takım 3-4 maç kötü sonuç alırsa kaderi hep aynı olacaktır.

Bu yüzdendir ki, Türkiye'de yerli ya da yabancı bir Jürgen Klopp örneği sadece menajerlik oyunlarında mümkün. Basının takım, taraftar ve kulüpler üstünde bu denli etkili olduğu, teknik adama değil futbolcuya dayalı düzen devam ettiği sürece pek değişen bir şey olmayacak.

Türkiye'de son 10-15 yılda uzun vadede olmasa bile gelip kısa sürede takımı toparlayıp şampiyon yapan hocaların da nasıl trajikomik şekilde gönderildiğine şahit olduk. Ortalamaya vurduğunuzda bir teknik adamın Türkiye'deki çalışma süresi belli.

Galatasaray teknik direktörünü henüz bulabilmiş değil. Teknik direktörden önce camia ve taraftarlar nasıl bir teknik direktör istediğine karar vermeli. Özellikle saçma yabancı kuralı ve kötü mali durum göz önüne alındığında adımlar dikkatli atılmalı. Uzun vadede klişe sebeplerle getirilen bir hocanın arkasında durulacak mı? yoksa kaset sürekli başa mı saracak?




Bir Transfer Hikayesi: Rickie Lambert

Futbol bugüne kadar birçok güzel, üzücü ve garip hikâyeye tanıklık etti. Bu seferki hiçbir zaman pes etmeyen ve 32 yaşında olsa bile hayallerini gerçeğe dönüştüren bir adamın adeta film tadındaki hikâyesi.

Rickie Lambert… Birçok futbolsever bu isme yabancı.  Agüero, Dzeko, Suarez, Van Persie, Rooney, Giroud, Benteke, Torres, Demba Ba ve daha birçok yıldızın yer aldığı dünyanın en iyi ligi olarak gösterilen Premier Lig’in az bilinen kahramanlarından birisi.



2 Ocak 1982 yılında Liverpool’da doğan Lambert’ın tek hayali vardır; futbolcu olup aşığı olduğu
Liverpool için oynamak. Bu hayalinin peşinden giden oyuncu 10 yaşına geldiğinde Liverpool altyapısına girer. Beş yıl boyunca sıkı çalışır. 1997’de bir gün hocaları tarafından çağrılır ve korktuğu başına gelir. Yeterince iyi olmadığı gibi Liverpool’da da artık bir geleceği olmadığı söylenir.

Adeta dünyası başına yıkılan Lambert daha sonra bunun için ‘’Dünyanın sonu olduğunu düşünmüştüm. Ama aynı durumda olan insanlara şunu söyleyebilirim ki, değil. Hatta daha başarılı olmanızı bile sağlayabilir’’ diyen İngiliz futbolcu Blackpool altyapısına girer. 2000 yılına kadar burada sadece birkaç maçta görev şansı verilir ve kaset yine başa sarar. Blackpool tarafından da serbest bırakılır. Lambert’ın kariyerindeki karanlık bulutlar dağılmak bilmez.

On sekizli yaşlarında Blackpool’da da aradığını bulamayan oyuncunun pes etmeye niyeti yoktur ve ‘’diğer’’ ihtimali hiç düşünmez. Çünkü futbolu çok seviyor ve futboldan başka bir şey istemiyordur. Kendine kulüp arayan oyuncu 2001’de Macclesfield Town’a katılır. Artık bir yetişkin olan Lambert’ın paraya da ihtiyacı vardır. İhtiyaçları dışında, evinden uzak olan tesislerde idmanlara gidebilmek için ‘’bulabileceğim tek işti’’ dediği ve kavanoz kapaklarını taktığı pancar fabrikasında part-time çalışmaya başlar. Sabahları çalışarak 20 pound kazanan oyuncu, akşamları da futbola zaman ayırır.

Lambert, ‘’Olmam gereken kilonun üzerindeydim, vücuduma bakmam gerekiyordu’’ diyor ve ekliyor, ‘’İnsanların pancar fabrikasında çalışmam hakkında konuşmasını umursamıyorum. Bu ne kadar yol aldığımı gösteriyor.’’ Burada yavaş yavaş kendini göstermeye başlayan futbolcu, 40’dan fazla maça çıkıp 10 gol atarak dikkat çeker. 2002 yılında da kulüp için rekor sayılabilecek bir bonservis bedeli olan 300.000 pound karşılığında İkinci Lig’deki Stockport County’e transfer olur. Burada da gollerine devam eden Lambert, 2005 yılında da Rochdale’nin yolunu tutar.




Rochdale’de sadece golcü kimliği ile değil asistleriyle de öne çıkan oyuncu forvetteki arkadaşı Grant Holt ile iyi bir ikili oluşturur. 2006’da Bristol Rovers’a transfer olan Lambert, 2007-08 sezonunda 20’ye yakın gol atarak takımının en golcü oyuncusu olur. Bir sezon sonra ise asıl patlamasını yapar ve 29 gollük muhteşem bir performans göstererek, Swindon Town’lu Simon Cox’la birlikte 1. Lig’in en golcü oyuncusu olarak ‘Yılın Takımı’na seçilir.

Üç yıl boyunca gösterdiği performans ile adından söz ettiren İngiliz futbolcu, 1 milyon Pound bedelle Southampton’a transfer olur ve hikâyenin kırılma anı gerçekleşir. Rickie, 2009/2010 sezonunda Alan Perdew yönetiminde Premier Ligi’n üç alt ligi olan 1. Lig’de yer alan Southampton ile adeta coşar. Liverpool’lu golcü, sezon boyunca oynadığı 50’den fazla karşılaşmada 36 gol atar.

2010/2011 sezonunda da boş durmayan ve fileleri 21 kez sarsan Lambert, takımın en golcü oyuncusu olarak Championship’e yükselmelerinde başrol oynar. Gösterdiği performansla taraftarın sevgilisi olan Lambert için özel bir beste dahi yapılır.

2011/12 sezonunda Championship’i ikinci tamamlayan The Saints (Azizler), böylece 2005 yılında düştükleri Premier Lig’e geri dönerler ve bu geri dönüşün başrolünde yine aynı kişi vardır, sezonu 31 golle tamamlayıp Championship’te ‘Yılın Oyuncusu’ ödülünü kazanan Rickie Lambert. Gösterdiği harika performans sonucu Southampton ile 3 lig yükselen Rickie, Premier Lig’deki ilk sezonunu da 15 golle tamamlar. Bu yıl ligi 8. bitiren Southampton ile 14 gol atan futbolcu, bunlardan birini de 16 Mart 2013’te Liverpool’a karşı 3-1 kazandıkları karşılaşmada atar.

Kendini kanıtlayan oyuncu için İngiltere Milli Takımı’na seçilip seçilmemesi tartışması yapılırken, teknik direktör Roy Hodgson tarafından 2013'ün Agustos’un ayında İskoçya ile oynanacak olan hazırlık maçı kadrosuna davet edilir.



31 yaşında milli olan Lambert milli forma ile çıktığı ilk maçta takımının galibiyet golünü atarak rüya gibi bir başlangıç yapar. Elemelerde Moldova ile oynanan karşılaşmada da ilk resmi golünü atan oyuncu, bir zamanlar gittiği takımlardan gönderilen, idmanlara gidebilmek için fabrikada çalışan biriyken, şimdilerde takım arkadaşları Shaw ve Lallana ile birlikte bu yıl Brezilya’da düzenlenecek olan FIFA Dünya Kupası kadrosuna da davet edilirler.

Penaltı Canavarı
Fiziğini iyi kullanan güçlü bir oyuncu olarak 4 sezon boyunca Southampton forması ile 117 gol atan Lambert bir yandan da penaltı istatistiği ile dikkat çekiyor. Southamptan ile 34 penaltı atışında topun başına geçen Lambert, 34’ünü de gole çevirerek başarılması güç bir olaya imza attı.

Bugüne kadar birçok zorluk yaşasa da pes etmeyen ve emeklerinin karşılığını alan futbolcu en büyük ödülü de almak üzere. On yedi yıl önce gönderildiği Liverpool’dan transfer teklifi alan Lambert artık Liverpool için ter dökecek.



Bu yazı tribündergi'de yayınlandı.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Beğen