25 Şubat 2017 Cumartesi

Claudio Ranieri ve Football Manager



Böyle yazarak aslında gizliden gizliye yaşlanmaya başladığımızı mı (en azından artık çocuk olmadığımızı) itiraf ediyorum bilmiyorum ama 90'larda Türkiye'de çocuk olmak çok "başka" ve "eğlenceli"ydi.

1990'larda Türkiye'de erkek çocuk olmak, sokakta deliler gibi top oynamak, cipslerden çıkan tasolar, futbolcu kartları, Tsubasa, Pokemon, Hugo, ateriler, Şahane Pazar, Olacak O Kadar, Barış Ağabey'imiz, teletex, kasetler, walkman, ve çok daha fazlası demekti. Teknoloji, internet, bilgisayar ve akıllı telefon gibi günümüzün "en temel" ihtiyaçlarının bu denli gelişmediği zamanlarda şimdikinden daha mutlu olduğunuzu düşünmek, insana tarifi zor duygular yaşatmıyor değil.

Geriye dönüp baktığınızda aslında hiçte yavaş yavaş geçmediğini fark ettiğiniz yılları gördükçe ve adeta bir Xavi-Iniesta kadar uyumlu olan bilgisayar ve internetle daha fazla iç içe oldukça futbolu artık sokakta değil de evde, ekran karşısında oynamaya başladık. Futbola ilgi duyan her Türk erkeği gibi hepimizin genlerinde teknik direktörlük vardı ve artık bunu kanıtlayabileceğimiz bir mecraya sahiptik. Adı daha sonra "Football Manager" olarak değişecek olan "Championship Manager" ile o zaman tanıştık ve tribünlerde gibi, "şampiyonu sevmedik, sevdamızı şampiyon yaptık" diyebilmek için çalıştık.

Bu serileri oynayanlar da bilirler ki oyunun en büyük keyfi maddi açıdan sağlam durumda olan, büyük kulüpler ile değil de nispeten daha küçük kulüpler ile kazanılan başarılardır. Hatta öyle ki, oyundaki basın toplantılarına takım elbise ile katılan, "son 1 maç daha" diye geceyi sabah edenler var.

Bu yazı, İtalyan teknik direktör Claudio Ranieri ile tam da burada kesişiyor. Eski bir İtalyan savunmacı olan Ranieri'nin teknik direktörlük CV'sinde Chelsea, Atletico Madrid, formasını da giydiği Roma, Inter, Juventus, Napoli, Monaco, Valencia, Yunanistan Milli Takım menajerliği gibi çok önemli takımlar mevcut. İtalya, İspanya ve Fransa'da kupalar kazansa da onun en büyük başarısı şüphesiz İngiltere'de, Leicester City ile yaşadığı şampiyonluk.

2014'te tekrar Premier Lig'e yükselen "Tilkiler"in başına 2015 yazında Ranieri geçti. 2015/2016 yılı için hedefleri yeni yükseldikleri ligde kalmaktı. Aynı İngiliz forvet Jamie Vardy'nin art arda 11 Premier Lig maçında da gol atarak, Nistelrooy'a ait olan 10 maçlık rekorunu kırarak lige başlamasını beklemedikleri gibi Arap Baharı sonrası kabuk değiştiren Manchester City, Manchester United, Arsenal, Chelsea arasında geçmesi planlanan şampiyonluk yarışında kendilerine yer bulmalarını beklemiyorlardı.




2009'da League One'da olan takımın 2016'da Premier Lig şampiyonu olup Şampiyonlar Ligi'nde oynayacak olmasını ya masallarda ya da bahsettiğim Football Manager serilerinde duyabilir, yaşayabilirdiniz fakat Ranieri ve öğrencileri bu rüyayı gerçeğe çevirerek adeta imkansızı başardı. Öyle ki, sezon öncesi Leicester City'nin şampiyonluğuna 1'e 5000 oran veriliyordu.

Tabii ki futbol artık bir endüstri ve İngiltere'de bir Championship takımı bile İstanbul takımlarından daha fazla maddi kaynağa sahip olabiliyor. Fakat diğer devlere nazaran Leicester'ın kadro kalitesi ve maddi gücü göz önüne alındığında Akhisar Belediyespor, Alanyaspor'un Süper Lig şampiyonu olmasını örnek göstersek yanlış olmaz sanırım.

Daha önce çalıştırdığın 5 takımdan kovul, yeni bir takımın başına geç, yapabildiğin seviyede takıma yararlı takviyeler yap, eldeki oyunculardan tam verim al, taraftarın ile bütünleş, büyük rakiplerin hepsini bir bir devir ve sonunda çok büyük bir sürpriz yaşayarak ligi şampiyon olarak tamamlayıp Şampiyonlar Ligi'ne git. Bu tipik, zor ama aşırı eğlenceli bir Football Manager hikayesi ve Leicester City bu hikayeyi gerçeğe dönüştüren adam olan Ranieri'yi birkaç gün önce kovduğunu açıkladı. Hem de İtalyan çalıştırıcı ile hiçbir görüşme yapmadan. İşler bu sezon kötü gidiyordu. Hikayenin giriş ve gelişme bölümü Football Manager'a ne kadar uygunsa sonuç bölümü de aynı denli benziyordu aslında.

Karar sonrası bir açıklama yayınlayan Ranieri herkese teşekkür etti. Yaşadıkları başarıyı asla unutmayacağını belirterek, bundan büyük onur duyduğunu belirtti ama asıl altı çizilmesi gereken nokta başlıktı; "Hayallerim Öldü" diye başlamıştı Ranieri yazısına. 

Leicester City bu sezon toparlar mı, tekrar şampiyonluk yaşar mı bilinmez fakat bilinen bir şey var ki, bunun gibi bir başarı bir daha kolay kolay gelmeyecek. Aslında Leicester yönetimi sadece Ranieri'yi değil biraz da Football Manager severleri kovdu ve Ranieri gibi onların da hayalleri öldü.



Bir Garip İngiltere Vize Hikayesi

Daha önce dil eğitimi için İngiltere'ye gideceğimden, gelişmeler oldukça blogda paylaşacağımdan bahsetmiştim. Birkaç gün önce İngiltere vizesini aldım ama böyle söylenildiği kadar kolay olmadı tabii ki. 



Özetlemek gerekirse, askerlik sonrası 2 yıl bir holdingde çalıştıktan sonra yaşanan mali sıkıntılar sonrası yollar ayrıldı. Ayrılmadan önce daha iyi bir iş arıyordum ama malumunuz ortam kötü olduğu için pek şanslı değildim. Nispeten ilgimi çeken işlerde de (İnşaat dışında İşletme diplomam da mevcut) İngilizce'nin engel olduğunu fark edince yurt dışında eğitim almaya karar verdim. Zaten İngilizce ile aram iyiydi. Sadece kariyer için değil, hobi ve alışkanlıklar için de önemli bir husus.  

Birçok danışmanlık firması gezdikten sonra biri ile devam etme kararı aldım ve İngiltere/Manchester'da bulunan Kaplan International Colleges'da karar kıldım. Her şeyden önce İngiltere'de eğitim zaten pahalı bir de kur işin içine girince insan iyice zorlanıyor. Manchester'ı seçmemdeki sebeplerden bazıları futbola olan bağlılığım ve büyük bir şehir olması. Ayrıca eğer istersem oraya gittikten sonra okulun diğer şubelerinden birine geçebileceğim (Liverpool, Bournemouth, Londra, Oxford vb) için çok fazla kafaya takmamaya çalışıyorum.

Böylece biraz telaşlı biraz da heyecanlı şekilde vize için gerekli belgelerimi topladım. Daha önce yurt dışı tecrübem yoktu. Her şeyi hazırlayıp kontrol ettikten sonra teslim edip beklemeye başladık. Yaklaşık bütün masrafın %40'ı benim şahsi, kalan %60'lık dilim de sponsor olarak babamın döviz hesabındaydı.

13 gün sonra cevap geldiğinde ufak çaplı bir şok yaşadık. Ret almıştım fakat şokun sebebi ret değildi. Pek tabii ret alma şansım da yüksekti ama sebep olarak babamın döviz hesabında "0" bakiye olduğunu, böyle bir yolculuğu karşılayamayacağımı öne sürerek ret vermişlerdi. Banka ve danışmanla iletişime geçtik, hatta danışmanım 10 yıldır bu işi yaptığını, ilk defa böyle bir şeyle karşılaştığını söyledi ama hiçbir yanlış yoktu. Bir aydan fazla bir süredir hesapta duran ve hiç çekilmeyen meblağı "görmedikleri" için ret yemiştim.




Böyle komik ve saçma bir durum yüzünden ret aldıktan sonra sakin bir kafa ile düşünüp tekrar başvurmaya karar verdik. İngiltere'nin olmama ihtimaline karşın Kanada ya da İrlanda'yı da alternatif olarak düşünüyordum. Bir kez daha belge telaşı başladı. Bu sefer özellikle banka belgelerindeki isim ve meblağları fosforlu kalemle çizip, ataçlarla mumtazam bir dosya hazırladık. 

İki haftalık gergin bekleyiş sonrası birkaç gün önce teslim almaya gittim ve sonuç; vizeyi aldım. :)

Diyeceğim o ki, siz her şeyi doğru yapsanız da belki gözden kaçan, belki de umursamazlık yüzünden bile ret alma şansınız var. "Öğrenci vizesi için genelde ikinci başvuruda vize verilir" klişesi de çok meşhur. Nedenin de önemini vurgulayarak, vize için ilk başta ret alsanız da ısrar etmenizi tavsiye ediyorum :)

Sırada bolca araştırma, bilet alma vb şeyler var. Belirli aralıklar ile bu konu hakkında yazmaya devam edeceğim. Şimdilik deplasmana hazırlık zamanı. :)

13 Şubat 2017 Pazartesi

Artık Yama Tutmuyor



Beşiktaş ve Başakşehir'in kaybettiği, Fenerbahçe'nin de berabere kaldığı haftada Kayserispor maçı tam 11 puanlık bir maçtı. Hayati önem taşıması, kar yağışı, TT Arena derken maçta biraz Juventus havası da yok değildi açıkçası ama sonu o maç gibi güzel bitmedi. Galatasaray kaybetti ve sorunlara çözüm olarak sunulan şeyler yıllardır bitmeyen yama kültüründen öteye gidebilmiş değil.

Sneijder ve Selçuk'un yokluğunda kadrolar açıklandığında bir gariplik vardı; Rodrigues, Yasin ve Bruma gibi 3 çizgi oyuncusunun arkasında haftalardır oynamayan Tolga ile De Jong vardı. Maç bittiğinde soru işaretleri dağılmamıştı çünkü Podolski dahil bütün hücum hattı çizgi oyuncularından oluşan Galatasaray'da geriden oyun kuracak, pas dağıtımını yapacak bir oyuncu yoktu. 

Sezon başından beri hücumda inisiyatif alan belki de tek isim olan Bruma iyi işler yaptığı çizgiden forvet arkasına çekilmişti ve başı kesik tavuk gibi ne yapacağını bilmez haldeydi. İşin garibi pivot santrforu yedekte oturan Galatasaray, sanki maçın son anlarıymış gibi maça doldur-boşalt ile başladı. Takımda zaten defanstan oyun kuracak oyuncu yokken orta sahada da bu eksiklik hissedilince doğal olarak bu oyuna da yansıdı.





Galatasaray maçın sonuna doğru golü atana kadar rakip kaleye sadece 2 isabetli şut çekmişti ve ikisi de ilk yarıdaydı ve ikisi de savunma oyuncularındandı. (Linnes-Semih)


İki hafta önce evinde Fenerbahçe'yi 4 golle geçen Kayserispor ise renktaşının aksine ne yapması, nasıl yapması gerektiğini bilir bir haldeydi ve rakibinin zaaflarını kullanarak haklı bir galibiyet aldı. İki yan topta iki gol atıp kazandılar diyerek basitleştirmekten ziyade, yeri geldi her iki kanatta da küçük üçgenler kurup ayağa pas yaptı, yeri geldi dikine hızlı oynayarak rakip kaleye gelmekte hiç zorlanmadı.





Galatasaray adına maç boyunca rakip ceza saha içi ve çevresinde isabetsiz pasların fazlalığı sonucu da özetler nitelikte. Bırakın B planını, Galatasaray'ın A planı bile yoktu.

İkinci yarıya iki değişiklikle başlasa da oyun olarak farklı olmayan bir Galatasaray vardı sahada. Josue'yi oyuna almak Riekerink'in aklına son çeyrekte geldi. Esas yerine geçen Bruma'nın asistinde Eren ile fark 1'e indi, Podolski'nin golünde hakem hatası ile beraberlik kaçtı. Son saniyede de Eren %100'lük golü kaçırınca maç vasat Türk dizisine döndü.

Bu sezon 12 golle, en çok kafa golü yiyen Galatasaray'da maç sonu Riekerink gibi yöneticiler de bir güzel saçmaladı. Riekerink sonucun taktik ve oyuncu değişiklikleri ile alakalı olmadığını söylerken, yöneticiler de duran top zaafiyetleri olduklarını?!, istedikleri transferleri yapamadıklarını, takımın yaşlı olduğunu söyledi.

İnsan sormadan edemiyor, sezon başı Serdar Aziz 4 milyona transfer edildi aylarca yedek oturdu. Sonra birden derbide sahada gördük, daha sonra sakatlanıp sezonu kapattı. Devre arası Ahmet'e 2.5 milyon verdik. Stoper sıkıntısı yaşayan takımda yeni defans oyuncusu, affedilen Chedjou ile birlikte yedek oturdu. Oynatmayacaksak, zaafımızı kapatmayacaksa, işimize yaramayacaksa neden transfer ediyoruz?

Klasik sözlerdir yeni hoca, yeni oyuncular, oryantasyon, ligi tanısınlar, oyuncuları tanısınlar vb. Sergen takıma birkaç hafta önce geldi. Üstelik devre arası takımın yarısı da değişti ve gayette güzel futbol oynayıp bunu sonuçlara da yansıttılar. 

Galatasaray acilen Riekerink'in görevine son vermelidir fakat adı geçen Hasan Şaş vb isimler geleceğine Hollandalı devam etse de olur. Galatasaray senelerdir "yama kültürü" ile sorun çözmeye çalışıyor ama artık yama tutacak halde değil. Teknik direktörlüğü bilen, sistemi ve taktiği olan, çağdaş bir hocaya ihtiyaç var. Eğer "idareten" biri gelecekse Galatasaray da ligi "idareten" bitirir.


11 Şubat 2017 Cumartesi

Takıma Dönüş



Bloga son yazıyı yazalı 2 yıldan fazla olmuş. Bazen yazmayı çok istedim ama zamanım olduğunda hevesim, hevesim olduğunda da zamanım olmadı. Hayat, bu süre zarfında galibiyet golünü arayan takım için uzatmalar ne kadar zor ve hızlı akıyorsa o denli aktı benim için.

İki yıldan beri Galatasaray adına değişen pek bir şey olmasa da ben işe girdim, çıktım. Ameliyat oldum, araç alıp sattım ve daha bir sürü şey. Geldiğim noktada hem kariyerim hem de hobi ve alışkanlıklarım için İngilizce'mi gerçek anlamda geliştirmem gerektiğinin farkına vardım. Bu sebeple kesin olarak yurt dışında dil eğitimi almam gerektiğine karar verdim. 

Her ne kadar İstanbul'da İngilizce eğitimine başlasam da birkaç aydır pasaport, vize, yurt dışı eğitim, İngiltere, dil okulu, Pound, homestay vb birçok konu hakkında araştırma yapıp maliyet çıkartarak, hangi ülke?, hangi şehir?, hangi okul? vb üzerinde düşünerek geçirdim. Karar verip vize başvurusunda bulundum ama şans bu ya, saçma sapan bir sebeple, bir banka belgesi nedeni ile ilk başvurumda ret cevabı aldım. Üzülmek, sinirlenmek bir şey değiştirmiyor. İki gün önce tekrar başvuru yaptım ve sonucunu bekliyorum. Umarım bu diğeri gibi ofsayt değil de gol ile sonuçlanır. :)

Artık elimden geldiğince hem yurt dışı eğitim hem de Galatasaray&Futbol ile ilgili eskisi gibi daha fazla yazı yazacağım.

Son not olarak şunu da ekleyeyim, kendimi bildim bileli internet ile aram hep iyi oldu. Okumayı, araştırmayı severim. Bu dönemde birkaç blog, forum vb yeri gezip okudum, iletişime geçtim. Bana faydası olan şeyler oldu. 

Bende somut adımlar attıkça vize, ülke, okul vb konularda tecrübelerimi paylaşacağım. Bir nevi, takımdan ayrı düz koşu bitti. Artık takıma katılma zamanı.


12 Aralık 2014 Cuma

Menajer Demeçleri



Millet olarak konuşmayı sevdiğimiz bir gerçek. Buraya geleni de kendimize benzetiyoruz. Takımda uzun bir süredir futbol anlamında ayaklar çalışmadığı için çeneye mi vuruyor nedir futbolcular, yöneticiler, teknik heyet derken son zamanlarda menajerler de konuşmaya, röportaj vermeye başladı.

Sneijder'in menajeri Albers bu konuda zirveyi kimseye vermiyor. Öyle ki, arkadaş Sneijder'in kendisinden fazla konuşur durumda ve her gün ayrı bir TV'ye ve gazeteye konuşurken görüyoruz, okuyoruz. Kendi kendine sokak tabiri ile "gider yapıyor", sözleşme istiyor, rest çekiyor sonra İstanbul'u ve Galatasaray'ı çok sevdiklerini söylüyor. Bununla da yetinmeyip, söylemeyen bir o kalmışçasına Galatasaray'ın nasıl yönetilmesi gerektiği hakkında beyanda bulunuyor. Bu gidişle yakında spor programlarında yorumcu olarak görürüz arkadaşı.

Dün ise Eskişehirspor ve Arsenal maçlarında gayet kötü bir performans gösteren Sinan Bolat'ın menajeri konuştu. Muslera'nın Dünya Kupası'nın en kötü 3 kalecisinden biri olduğunu, Muslera satılmazsa takımda kalmayacaklarını, Galatasaray'ın Uruguaylı kaleciyi satmazsa üzerine para verip göndermek zorunda kalabileceği gibi saçmalıklar dışında Burak ve Selçuk'un anca Çin ya da Katar'da oynayabileceğini söylemiş. Görünen o ki ortama hızlı bir giriş yaparak Albers'i geride bırakmak istiyor kendisi.

Bruma'nın menajeri de konuşmuş ama o nispeten daha oturaklı açıklamalar yapmış. Birkaç ay önce de takımda en çok konuşması gereken isim olan Selçuk'un menajeri konuşmuştu. 

Neuer'in menajeri olduğunu sanan birisi bile takım kaptanı hakkında atıp tutarken, her anlamda takım olmaktan çıkıp toplama kampına dönen kulüpte birlik ve beraberlikten söz etmek de pek mümkün değil.

Bir Yılda Değişenler




Sezon başındaki o malum "kek kalıbı"nın laneti midir bilinmez ama bu sezon Galatasaray için pek iyi hatıralar barındırmıyor. 

Çok değil sadece 1 yıl önce bu zamanlarda daha zorlu bir Şampiyonlar Ligi grubunda bulunan takım kar yağışı nedeni ile ertelenen maçta Juventus'u 1-0 yenerek 2. tura yükselmişti. O sıralar askerdeydim ve benim için güzel bir anı olmuştu. 

Bir yıl sonra ise Galatasaray adına Şampiyonlar Ligi pek de hatırlamak istemeyeceği bir dönem oldu. Tarihimizin en kötü "Devler Ligi" performansını gösterdik. Üst üste 5 maç kaybettik, ilk kez 19 gol yedik ve gruplarda en çok gol yiyen Türk takımı olduk. Üstelik ilk maçta son saniyede Chedjou'nun ekstra hareketi olmasa 0 çekecektik.

Galatasaray'da yaşananlar için genelde "film gibi" ifadesini kullanırız. Bir yıldaki gelişmeler de bu filmin devamı niteliğinde. Ama geçen seferkinin aksine bu sefer konu dram...



23 Ekim 2014 Perşembe

Galatasaray 0 - Borussia Dortmund 4 | Kaptansız, Amaçsız, Ruhsuz

Birkaç gün önce oynanan Fenerbahçe derbisinde de çok güzel bir koreografi vardı tribünlerde. Dortmund maçı öncesinde de anlam ve uygulama açısından harika bir koreografi yapıldı. Bir nevi teknik heyete ve oyunculara bir mesaj verilmek istendi.



"Galatasaray, bir halatı hep birlikte çekenlerin, hep birlikte üzülüp, hep beraber sevinmesini bilenlerin takımıdır" diyen Baba Gündüz,

"Bizi sevenleri üzmeyelim" diyen "Taçsız Kral" Metin Oktay ve son olarak,

"Amacımız İngilizler gibi toplu bir halde oynamak, bir renge ve bir isme sahip olmak ve Türk olmayan takımları yenmek." diyen Ali Sami Yen.

Çok değil hafta sonu 109. yılını kutlayacak olan, maç öncesi koreografide de "Gücünü Tarihinden Al" mottosu ile kurucusu Ali Sami Yen'in kuruluş amacı olarak belirlediği "Türk olmayan takımları yenmek" olan Galatasaray'da, Dortmund'a karşı alınan 4-0'lık mağlubiyetin ardından teknik direktör ve çoğu oyuncu asıl hedefimiz Başakşehir/lig diye açıklama yapıyor.

Sezon başından beri tam anlamı ile ne yapmaya çalıştığı anlaşılamayan Prandelli bir kez daha garip tercihler yaptı ve Almanya Ligi'nde kötü sonuçlar alan Dortmund, adeta yürüyerek bir hazırlık maçı havasında çok rahat şekilde farklı bir sonuç elde etti. Prandelli tercihleriyle özellikle Şampiyonlar Ligi'nde sanki kazanmak için değil de kaybetmek için çabalıyor.

Sonuç beklenilen bir şeydi. İki sezon öncesinin Şampiyonlar Ligi finalisti ve son yıllarda dünya futbolunun en büyük gelişim gösteren hocası ve takımına karşı mağlup olmak sürpriz bir şey değil. Ama maçtan sonra yapılan açıklamalar da kabul edilebilir değil.

Yine çok değil 1-2 sezon önce "Şampiyonluk yakın meşaleyi yakın" diyen oyuncu topluluğundan, hep birlikte twitterdan meşale getirmeyin diyen oyuncu güruhuna geçiş yapılıyor.




Geldiğinden beri sürekli garip şeyler deneyen, sezona silik bir derbi mağlubiyeti ile başlayan, her maç farklı oyuncu ve sistemle sahaya çıkan, hangi takımı çalıştırdığından haberi olmayan oyuncularını ve camiasını tanımayan Prandelli, hedef olarak ortaya şampiyonluğu koyuyor ama futbol olarak hiçbir şey koymuyor.

Arsenal maçında 3lü savunma çıkıp Sneijder gibi bir oyuncuyu ön liberoya hapsetti. Her maç farklı bir takım sahaya sürdü. Dortmund maçında da Bruma ve Olcan'ı kadroya almadığı gibi futbol olarak ezildiği maçta oyuna sonradan Yasin, Emre Çolak ve Dzemaili'yi aldı. Üstelik daha önce sol açık oynattığı Yasin'i sağ beke çekti. Transfer edilme amacı anlaşılamayan ve geldiğinden beri yokları oynayan Pandev'e bu denli sabretti.

Dortmund maçında Galatasaray sadece 3 faul yapıp rakip kaleye 1 isabetli şut atabildi ve çok daha az koştu. Takım hiçbir şekilde reaksiyon göstermiyor. Takım geçen sene Real Madrid'den 6-1 yenildiğinde dahi bu denli etkisiz değildi.

Semih bir maç sağında Veysel'i, bir başka maç Tarık'ı, başka maçta da Yasin'i görüyor. Sneijder bir ön libero oynuyor, bir sol açık bir forvet arkası. Melo'ya bakıyorsunuz savunmada son adam bir bakıyorsunuz orta sahada oyun kurmaya çalışıyor. Dortmund gibi birbirinden yetenekli oyunculara sahip olan isimlere karşı Tarık ve Telles tek başına bırakılıyor. Kenarlar yol geçen hanı gibi. Prandelli "futbolcularım beni anlamıyor" demek yerine futbolcuları anlamaya çalışmalı.

Galatasaray 2 sezon önce aynı şimdiki gibi oynadığı 3 Şampiyonlar Ligi maçında sadece 1 puan kazanmıştı ama daha sonra oynadığı 3 maçı da kazanarak gruptan çıktı. Ne bir oyuncudan ne de teknik heyetten birisi çıkıp da "önceliğimiz lig" gibi komik bir açıklama yapmadı. Sadece savaştı, denedi, çabaladı.

Galatasaray teknik heyeti de oyuncusu da kafasında zaten Şampiyonlar Ligi'ni bitirmiş. Veysel, Olcan lig için saklanır, Galatasaray kuruluş amacına ihanet eder olmuş. Dortmund'a karşı futbol olarak hiçbir şey vermeden 4-0 yenildiğin maçta İlkay ve Nuri Galatasaraylı oyunculardan daha fazla üzülür durumda.

Artık yetenekli, potansiyelli oyuncuları bulmak değil de onları tam anlamı ile yetiştirmenin zor olduğu dönemde Bruma gibi bir elmas parlatılamıyor. Bir oyuncu sürekli çalışarak ve oynayarak kendini geliştirir, form tutar. Evet halihazırda çok iyi durumda değil belki ama son yıllarda Galatasaray'da Aydın ve Emre'ye verilen şans ve sabırdan çok çok daha fazlasını hak ediyor. Aynı Furkan, Umut Gündoğan, Sinan Kurt ve Koray Günter gibi.

Bir takımın kaptanı o takım için çok önemlidir. Drogba'da kaptanlık pazubandı yoktu belki ama saha içinde de saha dışında da ağırlığını fazlası ile hissettiriyordu. Selçuk aylardır formsuz. Takım zor dönemlerden geçiyor ama sözde kaptan Selçuk ne maç öncesi bir basın toplantısında ne de maç sonu hiçbir şekilde konuşmuyor. Saha içinde performansı ile bir katkısı olmadığı gibi kaptanlığının da bir etkisi yok. Milyonlar alan adamlar neyin tribini yapıyor anlamak mümkün değil.

Galatasaray hafta sonu bir seçim yapacak. Kim kazanır bilemiyorum ama gelir gelmez Prandelli'ye İtalya'ya dönüş biletini almalı.

21 Eylül 2014 Pazar

Balıkesirspor 2 - Anderlecht 1 - Galatasaray 0




Galatasaray'da son yaşananlar tek kelime ile garip. Bakıyorsunuz, 'transfer yapmak için son günü bekliyoruz' diyen bir başkanı, çok saygıdeğer ve kibar ama dizideki gibi ''Aman Ali Rıza bey ağzımızın tadı kaçmasın'' şeklinde herkesle iyi olmaya çalışan, Türkiye'de her zaman kaybetmeye mahkum olan 'sakin' tavırları ile otorite konusunda sıkıntı yaşadığı belli bir teknik direktörü, 'taraftar baskısından korktuğum için pozisyonda Umut'a pas verdim' diyen, en çok gol beklentisi içerisinde olduğu bir ''forveti'' var.

Galatasaray, Fenerbahçe maçında da oyun anlamında umut vermiyordu, Balıkesirspor maçında da umut vermedi. Mancini, Semih'ten bek yapmaya çalışmıştı. Hemşehrisi Prandelli de Yasin'den bek devşirmeye çalışırken, Olcan Adın'ı kadroya almadı.

Prandelli'nin hem kadro seçiminde hem oyun anlayışında hem de oyuncu değişikliklerinde henüz ne yapmaya çalıştığını anlayamıyoruz. Takımda ruh ve istek olmadığı gibi bir oyun kimliği de yok. Belki kendisi çok başarılı olacak ama şu an hiç ışık vermiyor. 

Bunda oyuncuların da etkisi var. Galatasaray 4. yıldız temalı törenler düzenleyip kalıplara giriyor. Tam tersi Galatasaray'ın kalıplara sığmaması, 21 yaş ortalaması ile tecrübesiz rakibine karşı hiç değilse bir 10 dakika gerçek bir oyun oynayıp boğması, oyuncusu neredeyse 1 yıldır formsuzsa yedek bırakıp formanın değerini hatırlatması, transferin son günü fiyatları gibi oyuncuların kalitelerinin de düşük olduğunu bilmesi gerek.

Geçen sezon performansı ile takımının en iyi oyuncusu olan ve Bursaspor maçında sonradan oyuna girerek iyi işler yapan Olcan ''idmanda iyi performans göstermediği' gerekçesi ile kadroya alınmıyor ama yıllardır özellikle fiziksel anlamda 1 adım ileriye gidemeyen Emre Çolak 'kurtarıcı' rolü ile oyuna giriyor.

Galatasaray geçen sene sağ bek için Veysel'i aldı. Bu sezonun son günü Tarık alındı ama Sabri kadro dışı ve Yasin bek olarak başladı. Selçuk çok eleştiriliyor. Çünkü ilk geldiği yıl çıtayı çok yukarıya taşıdı. Ama yaklaşık 2 yılda ki serbest düşüşü Felix Baumgartner'ı kıskandıracak cinsten. Problem olduğu çok açık ama bir türlü nedeni tam anlamı ile gün yüzüne çıkamıyor. Sezon öncesi maaşına zam yapıldı, sözleşmesi uzatıldı. Şu çok açık ki Selçuk ve Burak'ın performansı, Galatasaray'ın performansını birebir etkiliyor.

Takımda çoğu oyuncuda özgüven tükenmiş durumda. Takımı 1-2 sene önce şampiyon yapan, rakibe sahayı dar eden adamlar gitmiş onların yerine sanki lige yeni çıkan, ilk kez büyük bir takımda oynayan adamlar gelmiş. En kısa sürede takımın kendine gelip form tutması ve özgüvenini kazanması gerekiyor.

Galatasaray, %60'lara varan oranda topa sahip olma istatistiğine sahip ama organize atak yok denecek kadar az. Takımda şutör özelliği olan oyuncular olmasına rağmen kimse şut çekmiyor. Bir kağnı hızında atağa çıkılıyor. Skor olarak değil oyun olarak da darmadağın bir Galatasaray söz konusu. Neredeyse 10 kişi kapanan Balıkesirspor'a karşı 50'ye yakın orta yapıldı ama vurabilen olmadı. Alternatif aramak varken bundan vazgeçilmedi.

Balıkesirspor bu sene ligin ilk iki maçında rakip kaleye sadece 2 isabetli şut atabilmiş ama Galatasaray'a 2 gol birden attı. Öyle ki, rakibin gol atan oyuncularından birisi şu açıklamayı adeta yola çıktığı isimleri, yolda bulduklarına değişenlerin yüzüne vuruyor; ''Galatasaray isim isim bakıldığında iyi ama takım olarak bakıldığında kötü bir takım. Fatih Terim'den sonra takım olamıyorlar.'' 

''Zamana ihtiyacımız var'' cümlesini Prandelli'ye nazaran Bilic ve Halilhodzic'in söylemesi çok daha gerçekçi. Çünkü Beşiktaş sezonu daha erken açtı. Arsenal ile iki zor maç yaptı ve turu tamamen şans eseri geçemedi. Oyunun her anında olmasa bile bir 15-20 dakika rakibi boğan, en azından ne yaptığını bilen bir oyun kimliği ile sahadalar. Zamanla daha iyi oynayabileceklerine inanıyorsunuz, bunu sahada gösteriyorlar çünkü.

Halilhodzic de aynı şekilde. Söylemleri ile 'hiçbir şeyden memnun olmayan bir adam' izlenimi veriyor gibi görünüyor ama neredeyse baştan aşağıya değişen takımı 0'dan kısa sürede bir kimliğe büründürdü. Geldiği ilk günden itibaren de otoritesini ortaya koydu. 

Türkiye'de oyuncular için kalıplaşan ifadeler var. ''Mesela Holosko+bir miktar para'', ''bir Alex değil'', ''Eto'o bitmiş'' gibi. Burak için, 'Burak koşuyor ama ofsayt' bir motto oldu diyebiliriz. Artık kadınlar bile ofsaytı anlıyor ama son yılların gol kralı, Şampiyonlar Ligi'nde Ronaldo ile adı anılan Burak bir türlü öğrenemedi gitti. Takımın en büyük gol umudu ileride ya ofsayta düşüyor ya da faul yapıyor.

Galatasaray bu sezon 5 resmi maç yaptı ve attığı gol sayısı sadece üç. Yabancı oyuncuların golü yok. Henüz bir sistemden ve anlayıştan bahsedemiyoruz. Zorlu bir lig yarışı, zor bir Şampiyonlar Ligi ve ufukta da seçim var. 

Eleştiri, protesto olması gerekiyor mu tartışılır ama daha ligin başında bu kadar sıkıntı varken protesto bir şeylere çözüm olur mu? İşte kritik nokta burası.




29 Ağustos 2014 Cuma

Süleyman Seba

Türk sporu adına büyük bir kayıp. Allah herkese öldükten sonra onun gibi bir cenaze nasip etsin. Kimsenin arkasından kötü konuşmadığı, hep güzel anılarla hatırlanacak güzel insan. Allah rahmet eylesin.


25 Haziran 2014 Çarşamba

Elmander Brondby'de




Elmander bir dönem formasını giydiği Brondby'e geri döndü. Saçma yabancı kuralı yüzünden son yıllarda takımdan ayrılmasına en çok üzüldüğüm oyunculardan birisiydi. 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Beğen